İslâm'da İnsan Hakları ve Dokunulmazlık

İslâm'da İnsan Hakları ve Dokunulmazlık

Prof. Dr. Recep Şentürk
Fatih Üniv. İktisadi ve İdari Bilimler Fak.

Resulullah (s.a.s.)’ın insanın dokunulmazlığını evrenselleştirmesi

İslâm’dan önceki döneme Cahiliyye dönemi denilir. Bu isimlendirmenin te-melinde, o dönemde in-sanların Allah’ı hakkıyla tanımamaları yatar. Cahiliyye döneminde Araplar arasındaki ilişkiler, örf ve âdetler tarafından düzenlenmekteydi. Kabile hukukuna göre, suçun şahsiliği yoktu. Bir kişi suç işlerse, onun kabilesi fertler arasında ayrım yapmaksızın intikama konu olurdu. Böyle bir anlayışın hakim olduğu bir toplumda insanların yaşa-yabilmek için mutlaka bir kabileye mensup olmaları ve onun koruması (emân) altında olmaları gerekirdi.

Ancak emniyetin olmadığı bir ortamda ticaret yapılması ve hac ibadetinin ifa edilmesi imkânsızdı. Bu nedenle haram aylar denilen dört ayda (Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep) dokunulmazlık ilkesi uygulanırdı. Fakat güçlü bir kabile başka bir kabileye saldırmak istediğinde veya başlattığı bir savaşı yarıda kesmek istemediğinde ayların yerlerini değiştirme gibi bir yola başvurur, haram olan ayı başka bir tarihe kaydırırdı. Böylece ayların yerlerini değiştirerek yaptıkları savaşları meşrulaştırırlardı.

Ayrıca Kâbe, Harem yani dokunul-maz kabul edilir, oraya sığınanlara dokunulmazdı. Yabancılar ve suçlular Kâbe’ye sığınarak kendilerini koru-ma altına alırlardı. Harem’deki güvenlik garantisi, Mekke’nin önemli bir ibadet merkezi olmasının yanında bir ticaret merkezi olması-nın da önemli bir etkenidir. Mekke-liler böyle bir güvenlik garantisi sağlamasalar, Mekke ne hacıları ne de panayırlara gelen tüccarı celp edebilirdi. Mekke gibi başka hiçbir gelir kaynağı olmayan bir şehirde hac ve panayırlar hayat damarıydı. Hac ve ticaretin krize girmesi, oradaki insanların açlık tehlikesi ile karşı karşıya gelmelerine yol açabilirdi.

Buradan hareketle, Cahiliyye dönemi Araplarının insanın dokunulmazlığı olmadan ticari ve dini hayatın imkânsız olacağını uzun tecrübeler yoluyla öğrendikleri ve kendilerine göre sınırlı bir çözüm bulduklarını söyleyebiliriz. Bu çözüm, bir yandan onların düşmanlıklarını sürdürmelerine diğer yandan da ekonomik çıkarlarını korumalarına imkân sağla-maktaydı. Ancak İslâm bu durumu değiştirmiştir.

Buhari, İbn Abbas’tan şöyle bir hadis rivayet etmektedir:

Rasulullah (s.a.s.) Kurban Bayramı günü insanlara hitap etti ve şöyle buyurdu: ‘Ey insanlar! Bugün hangi gündür?’ Dediler ki ‘Haram bir gündür.’ Rasulullah buyurdu: ‘Bu belde hangi beldedir?’ Dediler ki: ‘Haram bir beldedir.’ Rasulullah buyurdu: Bu ay hangi aydır?’ Dediler ki: ‘Haram bir aydır.’ Rasulullah buyurdu: ‘Bundan böyle, kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız birbirinize, bu ayınızda, bu beldenizde ve bu gününüzde nasıl haramsa, öyle haramdır.’ Bunu defalarca tekrarlardı ve sonra başını kaldırdı ve şöyle buyurdu: ‘Ey Allahım! Tebliğ ettim mi? Ey Allahım! Tebliğ ettim mi?’ İbn Abbas (r.a.) dedi ki: ‘Allah’a yemin olsun şüphesiz bu ümmetine bir vasiyettir’: ‘Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsinler. Benden sonra, birbirinin boynunu vuran kâfirlere dönüşmeyin!’ (Buhari, Sahihu’l-Buhari, Kitâbü’l-Hac, Bab:132; Bab: el-Hutbetü’l-Eyyame Minâ. Hadisin Buharide ve diğer kaynaklarda başka rivayetleri de vardır.)

Bu hadis, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in muhatabı olan ilk Müslüman Arapların dokunulmazlık kavramını bildiklerini ancak onu hac zamanı ve harem bölgesiyle sınırladıklarını göstermektedir. Hadis-i Şerif bize Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu sınırlı anlayışı evrenselleştirdiğini göstermektedir.

Yukarıdaki hadis incelendiğinde, Veda Hutbesi’nin bütün insanlara evrensel olarak üç dokunulmazlık hakkı tanıdığı anlaşılmaktadır: Hayatın doku-nulmazlığı, malın dokunulmazlığı ve ırzın (onur ve kişilik haklarının) dokunulmazlığı.

Rivayetler Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu ifadeleri birçok defa ve birçok ortamda tekrarladığını göstermektedir. Bu şekilde hareket ederek, Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabına konunun önemini gös-termek istemiştir.

Diğer taraftan dokunul-mazlığın çiğnenmesinin kâfirlere ait bir özellik olarak tanımlanması ve Müslümanların onlara benzemesinin yasaklan-ması da vurguyu artırmaya yönelik dikkat çeken bir başka husustur. Hz. Peygamber’in bu yaklaşı-mına göre, kâfirlerle Müslümanları ayırt eden özellik, Müslümanların insanın dokunulmazlığına saygı göstermesidir; insanın dokunulmazlığına saygı göstermeyen Müslümanlar kâfirlere benzemiş olurlar.

Fıkıh’ta İnsan Hakları

Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi’nde “insanlar”dan maksadının ne olduğu konusu daha sonraki nesillerden âlimler arasında önemli bir ihtilâfa sebep olmuştur.

Bir kısmı, Hz. Peygamber’in konuşmasında “insan” derken sadece Müslümanları ve zimmî olarak İslâm devletinin vatandaşı olan gayrimüslimleri kastettiğini savunurken, diğerleri istisnasız tüm insanları kastettiğini savunmuştur. Ben birinci grubu “cemaatçiler”, ikinci grubu da “evrenselciler” olarak isimlendiriyorum. Hz. Peygamber’in mesajının cemaatçi yorumu daha çok Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhepleri tarafından benimsenirken, evrenselci yorum Hanefi mezhebinden âlimler tarafından benim senmiştir. Şia mezhebi de kendi içinde bu konuyu ikiye ayırmıştır. Fakat, Şafii, Maliki ve Hanbeli mez-heplerinden de evrenselci yaklaşımı benimseyen âlimler çıkmıştır. Evrenselci Fukaha’ya göre, insanın dokunulmazlığı evrensel bir ilkedir. İslâm devleti yönetiminde yaşayan gayrimüslim azınlıkların hakları da bu çerçevede ele alınmıştır. Aşağıda Evrenselci Fıkıh yaklaşımı iki meşhur Hanefi fakihi örneğinde ortaya konulacaktır.

Debûsî (ö.430/1039)

Debûsî’ye göre bütün insanlar doğuştan hak ve sorumluluk taşıma hakkıyla doğar. Bu konuda bütün fakihler görüş birliği etmiştir. Buna modern hukukta, hukuksal kişiliğin tanınması hakkı denirken, klâsik İslâm fıkhında zimmet denilir. İslâm fakihlerinin tamamına göre, insan zimmetle doğar. Daha açık bir ifadeyle, hukuk önünde kişi olarak tanınma, hak ve sorumluluk taşıma hakkı doğuştan getirilen bir haktır.

Modern hukukta “kişi olarak tanınma” hakkına benzer bir şekilde, fıkıhcılara göre, zimmet sahibi olmak kişinin “ehliyet” sahibi olmasını yani hak ve sorumluluk taşımaya ehil olmasını sağlar. Debûsî, bunu teknik ifadesiyle “vucûb ehliyeti” olarak isimlendirir. Vucûb ehliyetini, sorumluluk taşıma ve görev yüklenme gücü olarak tanımlayabiliriz. İnsan yaratıldığı zaman, üzerindeki hakları da yüklenmeye ehil olarak yaratılır. Ancak, bu hakları bilfiil yerine getirebilmesi bazı durumlarda zaman gerektirebilir.

Debûsî’ye göre zimmet sahibi özelliği insanda başka bir varlığa atfedilemez. Bütün insanların doğumdan ölüme kadar zimmetleri kesintisiz devam eder. İnsanın zimmet sahibi olması çocukluktan başlar. Nitekim, başkasının malına zarar veren bir çocuğun, eğer kendi malı varsa, verdiği zararın tazminatını ödemesi gerekir. Bir mazeret sebebiyle, belli görevlerin onlardan düşmesi, zimmetlerinin kalktığı anlamına gelmez. Meselâ, hasta olan bir kişinin oruç tutmaktan muaf tutulmasını onun zimmetinin olmadığı şeklinde yorumlamak yanlış olur. Ancak hayvanların zimmetleri yoktur. Bu yüzden hayvanlar ne hak ne de sorumluluk taşırlar; bir zarar verseler tazminat ödeme yükümlülükleri yoktur.

Zimmet sahibi olmak, kişiyi emanet olarak adlandırılan insan olma sorumluluğunu taşımaya ehil kılar. Böylece kişi üzerine Allah’ın (hukuk’ullah) ve insanların hakları (hukuk’un-nâs) terettüp eder. Bunun zorunlu olduğunu din bize bildirmiştir. İnsanın doğuştan zimmet sahibi olması, insanlar arasındaki eşitliğin temelidir. Çünkü Allah bütün insanlara eşit zimmet vermiştir. Zimmetler eşit olduğu gibi insanlar da eşittir.

Zimmet sözlükte antlaşma demektir. Allah Teâlâ insanı emanetini taşıması için yarattığından dolayı, ona akıl ve zimmet bahşetmiştir ki insan böylece hak ve sorumluluklara ehil hale gelebilsin. Bundan dolayı, insan dokunulmazlık (ismet), özgürlük (hürriyet) ve mülkiyet (mâlikiyet) haklarına sahip olur. Böylece kendi haklarına sahip olur ve Allah’ın “emânet” diye isimlendirdiği haklarını yerinegetirmekle sorumlu olur. Bu durum, bizim Müslüman olmayanlarla antlaşma yapıp onlara zimmet vermemize benzer ki bu sayede dünyada onların Müslümanlar üzerinde ve Müslümanların da onlar üzerine hakları ortaya çıkar.

Âdemînin sadece ve sadece bu antlaşma ve zimmetle birlikte yaratılır, başka türlü yaratılması düşünülemez; insan sadece ve sadece “kamu hakları”nın (hukuku’ş-şer’) kendi üzerine yüklenmesine ehil olarak yaratılır başka türlü yaratılması düşünülemez; aynı şekilde insan sadece ve sadece hür ve haklarına sahip olarak yaratılır başka türlü yaratılması düşünülemez. Bütün bu onurlandırıcı bağışların (kerâmât) ve zimmetin insana verilmesinin sebebi, Yüce Tanrı’ya karşı sorumluluk (hukuku’llah) taşımasıdır. (Debûsî, Ebû Zeyd Abdullah b. Umar b. İsa, Takuîmul-Edille fi Usûli’l-Fıkh, Beyrut, Darulkütübi’l-İlmiyye, 1421/2001, s .417)

Yukardaki alıntı Debûsî’nin insan hakları felsefesini çok güzel bir şekilde özetlemektedir. Bu alıntıdaki bazı kavram ve düşüncelerin altının çizilmesinde yarar var.

Bunlardan en önemlisi doğuştan getirilen haklar (born rights) düşüncesidir. Günümüzde genellikle Batı kaynaklı bir düşünce olarak görülen ve tabii hukuk akımının ürünü olarak görülen bu düşüncenin Debûsî tarafından ifade edildiğini görmekteyiz.

Söz konusu hakların sebebinin insan olmak olması ve doğuştan getirilmesinin anlamı, bu hakların devlet tarafından verilmediği anlamına gelir. Doğuştan getirilen haklar, Allah ile yapılan bir “ahd”e veya antlaşmaya dayanır, yoksa devletle yapılan bir antlaşmaya değil. Bunun sonucu olarak devlet, vermediği hakları geri alma yetkisine de sahip değildir.

Böylece insanın dokunulmazlık hakkı, devletin asla müdahale edemeyeceği bir ilke olarak konulurken, devletin otoritesinin sınırları da çizilmiş olmaktadır. Devlet insanın dokunulmazlığını ortadan kaldıra-mayacağı gibi, dokunul-mazlıkla çelişen kanun-lar da yapamaz.

Eğer cari kanunlar, insanın dokunulmazlığı ile çelişirse kendiliğinden geçersiz olur.

Yukardaki alıntı gayet açık bir şekilde gözler önüne sermektedir ki Debûsî’ye göre insan aşağıdaki hakları doğuştan getirir: Kanun önünde kişi olarak tanınma hakkı, eşitlik, dokunulmazlık, hürriyet ve mülkiyet.

Bu beş hakka sahip olmak için tek şart aran-maktadır: İnsan olmak. Bundan öte bir sebep aranmamaktadır. Evrensel olarak tüm insanlar, sırf insan veya eski ifadesiyle âdemî oldukları için bu haklara sahiptirler. Âdemî olma özelliği hiçbir zaman ortadan kalkmayacağı için bu haklar da ortadan kalkmaz.

Peki insanın bu haklara sahip olması niçin zorunludur? Debûsî’nin bu soruya verdiği cevap, insanın Allah’ın kendisine verdiği emaneti yani insan olma sorumluluğunu taşımasıdır. Bu sorumluluk, bir yandan Allah’a diğer yandan insanlara karşı birtakım yükümlülükler içermektedir. Bu yükümlülükleri yerine getirebilmesi için, insanın hak ve sorumluluk taşımaya ehil bir “kişi” olarak kabul edilmesi, yani zimmet sahibi olması gerekir. Hakların özgürce kullanılması ve sorumlulukların özgürce yerine getirilmesi gerekir. Bu bağlamda mülkiyet hakkı en temel haklardan olarak sayılmıştır. Debûsî’ye göre, insanın kişilik hakları, hürriyeti ve mülkiyet hakkı kutsaldır, dokunulamaz. Ancak Debûsî bu hakların birbiriyle bağlantısını ayrıntılı bir şekilde açıklamamaktadır.

Debûsî söz konusu ettiği temel insan haklarını “kerâmât” yani Allah’ın insanı onurlandıran bağışları olarak isimlen-dirmektedir. Bu terim, Kur’an-ı Kerim’deki bir ayete gönderme yapmaktadır:

“Andolsun, biz Âdem’in çocuklarını onurlandırdık/ yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık; temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın bir çoğundan çok çok üstün kıldık.” (İsra, 70)

Debûsî’nin yaklaşımına göre Tanrı çok özel bir sorumluluğu (emaneti) taşımakla yükümlü kıldığı insanı, sorumluluğuna orantılı olarak onur-landırmıştır. Onun onurlu bir hayat sürebilmesi için doğuştan bazı haklarla onu donatmıştır. İnsanın üzerindeki haklar olarak tanımlaya bileceğimiz ilâhî emanet, insanın Allah’a ve diğer insanlara karşı sorumluluklarını içermektedir.

İnsan emaneti taşıyıp taşımama veya Allah’a itaat edip etmeme konusunda hürdür. Debûsî, “İnsanın sınanmasına ibadet denilir... İnsan bu fiillerinde hürdür...” (Debûsî, age., s. 424) der. Debûsî, insanın sınanması ile fiillerinde özgür olması arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, özgür olmadan yapılan davranışların, sınav olarak değerlendirilemeyeceğini vurgulamaktadır. Meselâ bir kişi, baskı altında birisine bir şey verse, sadaka vermiş gibi sevap kazanmaz.

Serahsi (ö. 490/1090)

Büyük fıkıh âlimi Serahsi’nin Furu-u Fıkıh’a dair eseri olan El-Mebsut’ta insanı tartışmasız bir şekilde hak ve sorum-luluklara sahip birvarlık olarak alırken, Usul-i Fıkıh’a dair eserinde, insanın neden ve nasıl hak ve sorumluluk sahibi olması gerektiğini tartışır. Serahsi, Hanefi geleneğini takip ederek, insanın (âdemî) dokunulmaz olduğunu kabul eder ve bunu zorunlu kılan felsefî sebepleri araştırır.

Aşağıdaki alıntı Serahsi’nin bakış açısını veciz bir şekilde özetlemektedir:

Allah, insanı ilahi emaneti taşıması maksadıyla yarattığından dolayı, kendisinin yükleyeceği sorumluluklara ehil hale gelsin diye ona akıl ve zimmet (kişilik hakkı) bahşetmiştir. Sonra, ona dokunulmazlık, özgürlük ve mülkiyet hakkı bahşetmiştir ki hayatını devam ettirebilsin ve omuzladığı görevleri yerine getirebilsin. Sonra bu sorumluluk, özgürlük ve mülkiyet hakkı kişinin mümeyyiz veya gayr-i mümeyyiz olduğuna bak-maksızın herkes için doğuştan sabittir. Aynı şekilde, hak ve sorumluluk taşımaya uygun zimmet (kişilik hakkı) sahibi olmak dakişinin mümeyyiz veya gayr-i mü-meyyiz olduğuna bakmaksızın herkes için doğuştan sabittir. (Ebû Bekr Şemsüleimme Muhammed b. Ahmed b. Sehl Serahsi Usulü’s-Serahsi (thk. Ebü’l-Vefa Ergani) Kahire, Dârü’l-Kitâbi’l-Arabi, 1954, 11, s. 334) Yoksa, akıl ve zimmet sahibi olmayan varlıklar bu tür bir sorumluluğu taşımaya ehil değildir. Akıl insanın Allah’ın emir ve yasaklarını içeren hitabını anlamasını, zimmet ise sorumluluk bilinci taşımasını ve davranışlarının sonuçlarını mümkün kılar. Bu nedenle akıl ve zimmet, ilâhî emaneti yüklenmenin ön koşuludur.

Bununla beraber, Serahsi’ye göre, insanın tek başına sahip olduğu bu özellikler yüklendiği emaneti taşıyabilmesi ve sorumluluklarını yerine getirebilmesi için yeterli değildir. İnsanın sosyal hayatında birtakım güvencelere de ihtiyacı vardır. Bunlar, dokunulmazlık (ismet), hürriyet ve mülkiyet haklarıdır. Buna göre insanın ilâhî emaneti taşıyabilmesi için beş şeye sahip olması gerekmektedir: Akıl, zimmet, dokunulmazlık, özgür-lük ve mülkiyet hakkı.

İlk iki özellik insanın kendisiyle, son üç özellik de içinde yaşadığı toplumsal düzen, siyasal ve hukukî sistemle alâkalıdır. Akıl ve zimmet Allah tarafından bahşedilmiştir. Toplumun insanın akıl ve zimmetine saygı göstermesi gerekir. Diğer yandan, evrensel olarak, toplum insanın dokunulmazlığını, özgürlüğünü ve mülkiyet hakkını garanti altına almalıdır.

Bu haklar birbiriyle bağlantılıdır. İnsan dokunulmaz olmazsa hayatını sürdüremez. Özgür olmazsa insanca yaşayamaz. Mülkiyet hakkına saygı gösterilmezse, açlıktan ölebilir.

Bütün bu şartlar, insanın ilâhî emaneti taşıyıp taşımayacağı konusunda sınanması için kendisi ve yaşadığı ortamın hazırlanmasıyla alâkalıdır. İmtihan edilecek insan ve yaratılıştaki hikmet olan imtihan maksadının gerçekleşeceği sosyal ortam bu sayede adil bir sınamaya uygun hale gelir. Yoksa, akıl ve sorumluluk şuuru olmayan varlıkların imtihan edilmesi anlamsız olur. Aynı şekilde, akıl ve sorumluluk bilincine sahip insanların, hayat haklarının, özgürlüklerinin ve mülkiyet haklarının olmadığı bir toplumsal düzende imtihan edilmeleri de anlamsız olur. Bütün bunlar ilâhî hikmete ve adalete uymaz.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi Serahsi’ye göre, insan dokunulmazdır. Bu kural bir ‘asl’dır, yani genel geçer temel bir kural (küllî kaide) dır. Bu insanın onuru (kerameti) ile alâkalıdır. Serahsi mümey-yiz olsun olmasın bütün insanların bu haklara sahip olduklarını ifade eder. Ancak bu genel geçer evrensel kaidenin iki istisnası vardır: Çocuklar ve köleler. Çocuklar da doğuştan itibaren büyüklerin sahip oldukları haklara sahiptirler. Ancak Serahsi çocukların yaşları küçük olduğu için bazı sınırlıklara maruz olduğunu kabul eder. Çocukların bu durumu ismetin evrenselliği açısından bir problem oluşturmaktadır ve Serahsi bunun farkındadır. Diğer yandan, köleliği ismetin evrenselliği ile bağdaştırmak kolay değidir. Serahsi çocukların ve kölelerin durumunu izaha çalışırken şöyle der: ‘İsmetin bazı sınırlandırıcı durumlarda ortadan kalkması, sıhhat nimetinin hastayken ortadan kalkması, hayat sıfatının ölümle ortadan kalkması, mal sahibi olma özelliğinin fakirlikle ortadan kalkması gibidir. Bu tür değişimler, işlenen bir suç sebebiyle verilen bir ceza gibi görülmemelidir.’ (Serahsi, age., 11, s.344)

Bu yaklaşıma göre, çocukların ve kölelerin haklarındaki sınırlılık, onlara verilen bir ceza olmayıp, geçici bir durumdur.

“Allah, insanı ilâhî emaneti taşıması maksadıyla yarattığından dolayı, kendisinin yükleyeceği sorumluluklara ehil hâle gelsin diye ona akıl ve zimmet (kişilik hakkı) bahşetmiştir. Sonra, ona dokunulmazlık, özgürlük ve mülkiyet hakkı bahşetmiştir ki hayatını devam ettirebilsin ve omuzladığı görevleri yerine getirebilsin.”

“Zimmet sahibi olmak, kişiyi emanet olarak adlandırılan insan olma sorumluluğunu taşımaya ehil kılar. Böylece kişi üzerine Allah’ın (hukuk’ullah) ve insanların hakları (hukuk’un-nâs) terettüp eder. Bunun zorunlu olduğunu din bize bildirmiştir. İnsanın doğuştan zimmet sahibi olması, insanlar arasındaki eşitliğin temelidir. Çünkü Allah bütün insanlara eşit zimmet vermiştir. Zimmetler eşit olduğu gibi insanlar da eşittir.”

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !